Sn. Prof. Dr. İsmet Gedik’in bayram mesajından alıntı
….Hayatın müsveddesi yoktur. Hayatımızı ya doğru-dürüst yaşarız, ya da heba ederiz. Gelecek nesillerimiz olan çocuklarımızın, hayatı gerçeğe uygun şekilde yaşayabilmeleri için onlara bırakacağımız en önemli miras, mal-mülk değil, doğadaki oluşum ve gelişim sistemini doğadaki doğal kayıtlarda nasıl ise, o şekilde kayıt altına almak ve hiç çarpıtmadan onlara aktarmak olmalıdır. Çünkü bizlerin bedenlerini oluşturan hücreler de milyarlarca yıldır bu yöntemi uygulamışlar ve genetik bilgiler olarak gelecek nesillere sadece ve sadece doğada nelere bağlı olarak nelerin nasıl yapılması gerektiği gibi değişim-dönüşüm sistemi bilgilerini aktara gelmişlerdir. Bizler, hücrelerimizin birbirlerine bıraktıkları bu önemli bilgilerin bir ürünüyüz.
Öğrendiğimiz tüm bilgiler, aslında hücrelerimiz tarafından öğrenilmekte, onlar tarafından çeşitli sinaps-bağlantı ları ve bu sinapslarda kullanılan özel protein oluşumları olarak kayıt altına alınmaktadır. Yani hücreler önemli bir değişim-dönüşüm bilgisini kayıt altına aldıklarında, onların bileşenleri olan atom ve moleküllerin yapısal-dokusal durumları değiştirilmektedir. Bu değişimler kah atom-izotopları nın değiştirilmesi, kah polarizasyon değerlerinin, kah elektron yörüngelerinin, kah amplitüdlerin veya frekansların, kah spinlerin vs. değiştirilmesi şeklinde olmaktadır. Bu şekilde bizlerin öğrendiği bilgiler hücrelerimizde yapısal-dokusal değişimler olarak, hücrelerin oluşturdukları bilgiler atom ve moleküllerde yapısal-dokusal değişimler olarak; atom + moleküllerdeki değişimler ise, atom-altı-öğelerinde yapısal dokusal değişimler olarak kayıt edilmektedir.
Özet olarak durum şöyle: Hücrelerimiz değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadıklarını çok iyi biliyorlar. Bizlerin yaşadığımız ortamda gerçekleşen değişim-dönüşümleri sıklık oranına göre kayda alıyorlar ve en sık gerçekleşenleri otomatik devreler şeklinde sabitleştiriyorlar, bu sayede daha az enerji ve zaman kaybıyla, olayları takip edebiliyorlar. Bu olay alt-sistemlere doğru bu şekilde otomatik devreler (yani sabitleştirilmiş bileşimler) oluşturularak varlıkların en küçük bileşenlerine kadar devam ediyor.
Tüm işlemler ve eylemler en temeldeki kuantsal enerji öğeleri tarafından gerçekleştirildiğ inden, atom è molekül è mineral è hücre gibi üst sistemlere doğru ilerledikçe, bilgi sistemlerinde değişiklikler yapılması gerekir.
Fizikçiler kuantsal öğeler için “süper-simetrik” terimini kullanırlar. Bunun anlamı şudur: Onlar her türlü işlem ve eyleme uygundurlar. Ama Fe (demir), C (karbon) O (oksijen) gibi üst sistemlere geçildikçe, o element içindeki kuantsal öğelerde simetri kırılmaları denilen bir işlem gerçekleştirilir ve o sistem içinde bulunan kuantsal öğeler, o sistemin (o elementin) özelliklerine uygun davranacak şekilde kendisine bir çeki-düzen verir. Bunun için kendi iç dinamiğinde değişiklikler yapılır. Örn. o kuantlar serbestken başka bir yönde, başka bir hızda salınım yaparlarken, o elementlin içine girdiklerinde başka bir yönde ve hızda salınıma başlarlar. İşte bu şekilde simetri-kırılmaları , sabitleştirme, otomatiğe bağlama gibi işlemlerle doğadaki değişim-dönüşümlü sistem geliştirilerek sürdürülmektedir.
Bedeni oluşturan hücreler, bilgi faktörüne çok önem verdiklerinden, ataların oluşturdukları düşünce ve davranışları kopyalayıcı sinir-hücreleri oluşturmuşlardı r ve çocukluk evresinde bunları otomatik olarak kopyalayıp, bedenlerin bu verilere uygun olarak davranmasını sağlamışlardır. Bu nedenle atalarımızın doğru olarak oluşturdukları bilgiler yanı sıra, hatalı olarak oluşturdukları bilgiler de otomatik olarak gelecek nesile aktarılmış olmaktadır. Yanlışlıkların sonucu, nesiller sonra, hatalı bilgiler oluşturan ve bunları gelecek nesle devreden varlıkların başarısızlıkları nedeniyle zaman içinde yok olmalarıyla son bulmaktadır.
Bu açıklamalardan sonra şunu fark ederiz: Bedenimizi oluşturan hücreler, sık sık yapılan veya yapılması gereken olayları otomatik devreye alırlar ve ondan sonra her defasında bu işlemi otomatik olarak işleme koyarlar. Böyle yapılmakla doğada sık sık tekrarlanan olayların otomatiğe bağlanarak kolayca gerekenin yapılması sağlanmış olunur. Aksi takdirde, her defasında düşünüp-taşınılarak bir karara varılıp yapılması gerekirdi ki bu çok zaman ve enerji harcanmasına yol açardı. Alışkanlık dediğimiz tüm davranışlar, bu tür otomatiğe alınmış hücreler arası sinaps devrelerinden oluşurlar. Bir insan neyi sıkça yapmaya başladıysa, hücreler hemen bu davranışları otomatiğe bağlarlar ve ondan sonra da, her uygun durumda bu davranışı sergileyecek şekilde bedeni uyarırlar. Sigara içmek dahil, tüm iyi veya kötü davranışlarımız, hücrelerimizin otomatiğe bağladıkları işletim devreleridir.
Biz insanların beyinlerindeki hücreler bizlerin çocuklarımıza anlattığımız hikâyeler, verdiğimiz hayat görüşleri, vs. ile kendilerini programlayıp, ona göre davranıyorlar; çünkü kalıtsal veri tabanlarında yaşadıkları ortamın ve bağımlı oldukları enerji kaynaklarının sürekli değişip-dönüştüğü temel bilgisi bulunuyor. Şimdiye kadar bilim adamları atom-molekül gibi maddeleri bilye veya bilardo topu gibi pasif davranışlı cansız, ölü varlıklar olarak düşünmüş, onların harici bir güç tarafından birbirleriyle çarpıştırılarak bir araya getirildiklerini varsaymışlar, bizleri de buna göre eğitmişlerdir. Bizler de bu düşünceyle, bizlerin üstünde olduğunu kabul ettiğimiz yöneticilerin dediklerini yaparak savaşmışız, devlet dediğimiz şeyi ayakta tutmaya çalışmışız. Hâlbuki doğada her şey varlıkların bizzat karşılıklı haberleşmeleri (sinyalleşmeleri) ile yapılmaktadır. Bizler ise, tepedekilerin yönlendirmeleriyle, kardeşlerimizle, komşularımızla savaşlara girmekteyiz. Doğadaki sisteme uygun davranacak olsak, komşumuza “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna cevap arayacak şekilde davranırız ve bu durumda karşılıklı anlaşma-uzlaşma zemini ortaya çıkar.
Vatan veya devleti koruma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadı r. İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi- uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.
Bilim adamları bile, doğadaki oluşum sisteminin varlıkların kendi iç-dinamikleri ile gerçekleştiğinin, dolayısıyla bileşenlerinin üst-sistemleri sahiplenmeleri gerektiğinin tam farkında değillerdir. Bir örnek vereyim: YÖK denilen bir kurul, ülkemizdeki tüm yüksek öğretim kurumlarının tepesine yerleştirilmiş ve istediği şekilde üniversitelerdeki eğitim-araştırma faaliyetlerini düzenlemektedir. Jeoloji eğitiminin nasıl verileceğini jeoloji bölümünde eğitim veren elemanlar bilebilirler. Toplum hayatı, insanların ortak çıkarları uğrunda birleştikleri bir sistemdir. Bilim adamları bölümün (dolayısıyla toplumun) sahipliğinin kendilerine ait olduğunun tam bilincinde olsalardı, YÖKün eğitim programlarını ve öğrenci kapasitelerini istedikleri şekilde değiştirmeleri karşısında şöyle bir davranış içine girerlerdi:
“Bu bölüm bizim bölümüz, biz geçimimizi bu bölümde iyi jeolog yetiştirerek sağlıyoruz. Nasıl iyi jeolog yetiştirileceğ ini, YÖK (veya rektör) bilemez, bunu biz biliriz. Bizler mesleğimizi iyi şekilde yapmazsak, iyi jeolog yetiştiremeyiz. Bu durumda diplomalı işe-yaramaz bir nesil yetiştirmiş olacağız ki, bu toplum olarak kötüye gitmemiz demektir. Öyleyse, tepeye bağımlı sisteme karşı ortak bir toplumsal tavır koymak zorundayız. Biz tüm bölüm elemanları bunun bilincindeyiz ve eğitim programı bizim görüşümüze uygun olmazsa, hiçbir derse ve uygulamaya girmiyoruz.”
Şimdi herkeste bu tür bir ortak çıkarlara dayalı toplumsal hayat bilinci oluşmuş olduğunu düşünün; tüm üniversite bölümleri sisteme karşı çıkıp, derslere girmeseler, YÖK ne yapabilir? Tepedekiler halkın gücü karşısında hiçbir şey yapamazlar. Ama halk bu gücünün farkında değildir, çünkü halka, oluşturma ve yönlendirme yetkisinin (dolayısıyla sahiplenme işinin) varlıkların dışında olduğu sanılan bir güç sistemine ait olduğu şeklinde yanlış bir bilgi verilmektedir.
Doğa ve dünya maddelerin birbirleriyle çarpışmalarıyla oluşmuyor. Maddeleri birbirlerine doğru iten veya çarpıştıran harici bir güç sistemi yoktur. Tersine varlıklar doğadaki temel enerji birimi paketçikleri olan kuantsal öğeleri kendilerine çekebilmek için sürekli bir yeni yapısallaşma yarışı içinde olan bilgi ve bilinç sahibi öğelerdirler. Atomlardan tutun moleküller, hücreler, hayvanlar, vs. hep birbirleriyle çeşitli türlerde sinyallerle haberleşirler ve ortak bir sinyalde anlaşıp-uzlaştıkları nda birleşirler.
İşte toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir.
Devletin halk tarafından değil de tepedeki bir zümre (kral, sultan, parti, vs.) tarafından sahiplenildiğ i tüm tepeye bağlı yapısallaşmalarda:
1- Devletin başındakiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve yasaları kendi görüşlerine göre yaparlar. Bu görüşleri benimsemeyen insanlar topluma düşman olarak görülüp, kovuşturmaya uğrarlar. Bu durum toplumsal bütünlüğe engel olan bir sürü parçalanmaya yol açar.
2- Farklı görüşlere dayalı partili yapıda partiler devleti ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, toplumda işler kötüye gider.
3- İnsanlar liderlerden gelecek yönlendirmelere göre davranacak şekilde yetiştirilirler; bu tür yetiştirilen insanlar, ortak bir hedefte buluşamazlar.
4- Tepedekiler, istedikleri şekilde at-oynatabilsinler diye, halkın akıl ve mantıksal değerlendirme sistemlerini geliştirecek şekilde eğitilmelerine pek sıcak bakmazlar. Zeka düzeyi yeterince gelişmeyen halkın da üretimi düşük olur ve sonuç geri-kalmışlıktı r.
Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiğ i bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez.
Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımı zın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Bu görev siz gençlere ve medyaya düşmektedir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.
Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi? Evet!
Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı? Evet!
Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı? Evet!
Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu? ????
Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlen diği ve sahiplenildiğ i şeklinde bir bilgi verilmiş.
İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:
İnsanlar
-evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,
-ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar.
Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturdukları nın bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.
Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları na göre gerçekleştirildiğ inden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.
Bu günlerde “Genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Genlerdeki bilgiler, doğadaki tüm faktörlerin karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulmaktadı r, yani milyonlarca faktör dikkate alınarak bir canlının genetik bilgisi oluşturulmaktadı r. Hangi sıcaklık, hangi basınç, hangi asit oranı, hangi oksijen, demir, bakır, vs yoğunluğu, hangi hayvan veya bitkiye temel bağlılığı olduğu, vs. vs. Milyonlara varan bu kadar faktörü, biz insanların değerlendirmesi olanaksızdır, bunu ancak hücrelerimiz yapabilmektedirler. Bunu derken şuna dayanıyorum: Beyinde milyarlarca hücre vardır ve her bir hücre 30-40 bin faktörü değerlendirip bir sonuca varır. Bu sonucu diğer bir hücreye aktarır, o hücre bunun gibi yine binlerce veri sonucunu dikkate alıp değerlendirir ve bir başkasına aktarır ve sonuçta bir olasılık hesabı yapılıp, beden için bir karar verilir!
Tüm canlılar arasında karmaşık ekolojik bağımlılık ilişkisi vardır ve bunların hesaplamasını ancak hücreler yapabilmektedir. Biz insanlar 3-5 faktörü bir-biriyle ilişki içine ancak sokup-değerlendirebi liyoruz. Bu nedenle, hücrelerin yapabileceği hesaplamaları yapamayız. Hücrelerin genlerini bozduğumuzda 2-3 nesil sonra doğanın cezalandırması başlar ve genetiği bozulan canlının soyu tükenmeye yüz tutar.
Bizim görevimiz, bizim oluşturacağımız ve sahipleneceğimiz toplum yapısı ile sınırlı olmak zorundadır. Hücrelerin işlerini onlara bırakalım.
Benzeri Konular:
- Zihin, Beden ve Nefes İlişkisi
- Zihin ve Düşünce Üzerine
- ruhsal bilgi
- SUSUZ YAZ’DA BİREYCİLİK VE YALNIZLIK
- BARIŞI DÜŞLE/ BELLEKTE İZ BIRAKACAK BİR DENEYİM OLARAK YAŞAYAN KARŞI SANATIN İZİNDE:Beuys ve Ono
- İntihar Ormanı












